PLATİN ÜYELER

GOLD ÜYELER

SİLVER ÜYELER

ucup giden hayallerim,

ucup giden hayallerim,

Önümde duran tabağı içindeki son zeytini de aldıktan
sonra masanın ortasına doğru hafifçe itiyorum. Konuyu de-
ğiştirmeye çalışarak;
“Senin yeni haberlerin var mı? Bu aralar yüzünü göreme-
diğime göre, mutlaka birileri vardır; ne dersin?” diyorum ve
imalı bir gülümsemeyle göz kırpıyorum.
“Yok ya!” diyor. “İçim bomboş Elvan. Geçen gece otur-
dum düşündüm. Aslında sen haklıydın. Ben kendimi kandırı-
yorum galiba. Aşık olmadan olmuyor işte. Bu aralar birkaç
kişiyle tanıştım. Buluştuk, yemek falan yedik işte. Ben her
şeye rağmen düzgün bir ilişkinin var olabileceği ihtimalini
korumaya çalışırken karşımdakilerin niyetinin sadece güzel
bir gece geçirmekle sınırlı olduğunu gördüm. Hepsi yemek-
ten sonra evimde kahve içmenin yolunu aradılar. Ne bu acele
ya? Kaçan var sanki. Kızım, alayının içini boşaltmışlar. Orta-
da bir tek düzgün adam yok ki.”
Oldukça rahatlamış görünen Jülide, alaycı bir ses tonuy-
la devam ediyor;
“Bence biz onları fazla ciddiye alıyoruz. Artık erkekleri
anlamaya çalışarak kendimi yormamaya karar verdim. Onla-
rı hayatımızın merkezi yaptığımız için diğer güzellikleri fark
edemiyoruz. Bak dışarıda hava ne güzel, sözü edilecek koca
bir dünya varken biz hâlâ Ahmet’i Mehmet’i” konuşup duru-
yoruz.”
“Yani onları yok saymak daha kolay diyorsun, öyle mi?”
Jülide’ nin itirazını beklemeden devam ediyorum; “Eğer
bende kahve içeceksek kalkalım.”
Garsona işaret edip hesabı istedikten sonra yüreğimden
gelen bir ses tonuyla;Önümde duran tabağı içindeki son zeytini de aldıktan
sonra masanın ortasına doğru hafifçe itiyorum. Konuyu de-
ğiştirmeye çalışarak;
“Senin yeni haberlerin var mı? Bu aralar yüzünü göreme-
diğime göre, mutlaka birileri vardır; ne dersin?” diyorum ve
imalı bir gülümsemeyle göz kırpıyorum.
“Yok ya!” diyor. “İçim bomboş Elvan. Geçen gece otur-
dum düşündüm. Aslında sen haklıydın. Ben kendimi kandırı-
yorum galiba. Aşık olmadan olmuyor işte. Bu aralar birkaç
kişiyle tanıştım. Buluştuk, yemek falan yedik işte. Ben her
şeye rağmen düzgün bir ilişkinin var olabileceği ihtimalini
korumaya çalışırken karşımdakilerin niyetinin sadece güzel
bir gece geçirmekle sınırlı olduğunu gördüm. Hepsi yemek-
ten sonra evimde kahve içmenin vMunu aradılar. Ne bu acele
ya? Kaçan var sanki. Kızım.alayının içini boşaltmışlar. Orta-
da bir tek düzgün adam x>k ki.”
Oldukça rahatlamış görünen Jülide, alaycı bir ses tonuy-
la devam ediyor;
“Bence biz onları fala ciddiye alıyoruz. Artık erkekleri
anlamaya çalışaıakı&ndimi yormamaya karar verdim. Onla-
rı hayatımızın ıtıekezi yaptığımız için diğer güzellikleri fark
edemiyoruz. Barışanda hava ne güzel, sözü edilecek koca
bir dünya YAffcn biz hâlâ Ahmet’i Mehmet’i” konuşup duru-
yoruz.”
“Yani onları yok saymak daha kolay diyorsun, öyle mi?”
Jülide’ nimitirazını beklemeden devam ediyorum; “Eğer
bende kahve içeceksek kalkalım.”
Garsona işaret edip hesabı istedikten sonra yüreğimden
gelen bir ses tonuyla;te” dedi. Şaşırmıştım, ne demek istediğini anlamamıştım.
Sonra ben de koşturmaya başladım. O gün bugündür bütün
İstanbul, herkes bir yerlere koşturup duruyor. Ama ben daha
kimsenin bir yere vardığını görmedim. Yapmayın evladım,
koşarken etrafınızı göremezsiniz.”
Bağdat caddesinin bildik yoğunluğuna günler sonra açan
kış güneşinin tadını arabalarıyla gezerek çıkaranlar da ekle-
nince trafik durmuş sanki. Arabaların arasında sıkışıp kalıyo-
ruz. Jülide frene basmaktan kasılan bacaklarını ovarken; “Ara
sokakların birinden kaçalım, yoksa gecikeceğiz,” diyor. Arka
koltukta etrafı seyreden anne anne sakin. Ben saate bakıp du-
ruyorum. Trafiğin gürültüsü ve camdan içeri giren güneşin
üzerimizdeki sera etkisi ile bunalmış durumdayım. Üzerine
bir de sergiye geç kalma endişesi eklenince kapıyı açıp ken-
dimi dışarı atmamak için direniyorum. Sıkıntılı bir bekleyişin
ardından ara sokakların birine saparak zor da olsa Kadıköy’e
yaklaşıyoruz.
“Şimdi orada da trafik çok yoğundur. Bir kere girdik mi
çıkamayız. İyisi mi ben burada ineyim. Yürüyerek daha ça-
buk yetişirim, hem zaten çok fazla bir yolum da kalmadı,” di-
yorum.
“Tamam,” diyor Jülide. “Sergiden dönünce ara. Ben ak-
şam evde olacağım. Bana gelirsin.”
Arabadan inip koşar adımlarla kaldırımdaki kalabalığın
arasına karışıyorum. Yüksek topuklu ayakkabılarımdan ra-
hatsız olan ayaklarım yorgun ve telaşlı. Bir an önce yetişebil-
mek için daha da hızlanıyorum. Oysa bugün atölyede biraz
zaman geçirmeyi planlamıştım. O dingin atmosferde zihnimi
boşaltacak, daha sakin bir hâlde sergiye gidecektim. “Oldu mu şimdi?” diye kızıyorum. Sert bir darbeyle ani bir refleks-
le elimi alnıma atıyorum. Gözlerimi yaşartan bir acı ile ora-
cıkta durup kalıyorum. Sıkıca kapattığım gözlerimi açtığım-
da bir kırtasiye dükkânının önünde asılı duran “FOTOKOPİ
ÇEKİLİR” tabelasına başımı çarptığımı hisediyorum. Elimi
alnımdan indirip avucuma bakıyorum kanamamış. Biraz
mahcup ifadeyle etrafıma bakmıyorum. Kimse fark etmemiş.
Herkes kendi hâlinde. Alnıma çarpan tabelaya düşmanca bir
bakış fırlattıktan sonra kalabalığın arasında koşturarak devam
ediyorum.
Taze balık kokan çarşının içinden geçerek, sağdaki soka-
ğa oradan da Donkişot’un kapısına varıyorum.
Kapıyı açıp içeri giriyorum. Öğrenciler dağılmış. Etrafta
sessizlik var. Yavaşça salona giriyorum. “İşte bu,” diyorum
Etrafa sinmiş boya kokusu, duvarlarda her biri ayrı bir iç dün-
yayı yansıtan resimler ve şövalelerin üzerinde tamamlanmayı
bekleyen yarım kalmış yürekler. Aklım sakin, içimde ne Bağ-
dat caddesinin trafiğinin verdiği sıkıntı ne de gecikmiş olma-
mın verdiği kaygı var. Her şey bir anda buharlaşıyor, yerine
odayı dolduran dinginliğin içinde bir ben kalıyorum. Buraya
son geldiğim o karlı günde yapmaya başladığım resme bakı-
yorum. Pastel renklerle boyanmış tuvale, henüz yansımamış
bir şeyler var.
Koridordan duyduğum ayak sesleriyle başımı çevirip ba-
kıyorum. Eren koyu renk bir takım elbise içinde lila rengi
gömleği, taranmış saçları, tıraşlı yüzüyle bana doğru geliyor.
Yanıma yaklaşınca endişeli bir şekilde; “Alnına ne oldu öyle?
Dur bakayım,” diyor.
“Önemli bir şey yok,” diyorum. “Aceleyle gelirken bir
tabelaya çarptım.”Elleriyle yüzümü pencereden gelen ışığa doğru çevire-
rek; “Hemen buz koyalım da şişmesin?” diyor. Benim bir şey
söylememe fırsat vermeden mutfağa gidiyor ve biraz sonra
elinde beyaz bir bez içindeki buzlarla geri dönüyor.
Buzu alnımda tutarken alaycı ve biraz da mahcup bir ifa-
deyle; “Buraya her defasında bir sorunla geliyorum,” diyo-
rum. “Bak bu kez de kafamı çarptım. Ama nasıl oluyorsa bu
kapıdan içeri girdiğimde her şeyi dışarıda bırakıyorum.”
Yanağımdan küçük bir makas alıyor. Gülümseyerek;
“Hazırsan gidelim,” diyor.
Eren’le birlikte atölyeden çıkıyoruz. Sokağın kasvetli ka-
labalığının arasından geçerek birkaç sokak ötede, Eren’in
park hâlindeki arabasına biniyoruz.
Eren arabayı çalıştırırken ben şımarık bir tavırla; “Ya bu
elbiselerin içinde başka biri gibi duruyorsun. Ben seni üzeri-
ne boya kokusu sinmiş, salaş giysilerinle o kadar benimsemi-
şim ki. Bak saçların bile dağınık değil,” diyorum. Gülüşüyo-
ruz.
Bahçe içinde iki katlı yapının geniş salonundan içeri gi-
riyoruz. Şık giyimli insanlar, ellerinde kadehlerle heykellerin
karşısında durup sanki başka bir dünyadaymışlar gibi hayran-
lıkla onları seyrediyorlar. Kalabalığın içine doğru ilerliyoruz.
Eren dönem arkadaşlarıyla selamlaşıyor. Çoğu birbirlerini
adıyla değil okuldaki çalışmalarıyla hatırlıyorlar. Bazılarının
yolu sanata giderken bazıları da yaşam koşullarına ayak uy-
durabilmek için farklı meslekler seçmişler. Ama burada hep-
si aynı dilden konuşuyor. Yaşama dair her şeyden, sanattan…
Eren kısa bir telefon konuşmasının ardından yavaşça banadoğru eğilerek; “Elvancığım, arkadaşım serginin yolunu bula-
mamış. Gidip onu meydandan almam gerekiyor. Birazdan dö-
nerim,” diyor. Diğerlerinden de izin alarak hızlı adımlarla
uzaklaşıyor.
Diğerleri sohbetlerine devam ederken, ben her biri ayrı
bir anlam yüklü heykellere dönüyorum. Kulağıma hafifçe ça-
lınan klasik müziğin notalarıyla beraber bu güzel eserlerin
arasında dolaşırken, Sinan beyi arayan gözlerim çıplak bir
kadın heykelinde odaklanıyor. Kadın dizlerinin üzerine çök-
müş, omuzları düşmüş, başı öne eğik, ürkek bir hâlde elleriy-
le gözlerini kapatmış öylece duruyor. Yavaşça yanına yakla-
şıyorum. Düşünüyorum… Kendi içine ve dışarıya gözlerini
kapatan bu kadını anlamaya çalışıyorum. Sanki üzerine gelen
her şeyi elbiseleriyle beraber çıkarıp atmış gibi. Çırılçıplak ve
yalın. Ama içindeki dünyayı da görmek istemiyor. Merak edi-
yorum. “İki dünya arasında sıkışıp kalmış gibi çaresiz duran
kadının bir adı var mıydı? Sorsam söyleyebilir mi acaba? Do-
kunsam hissedebilir miyim?” Sessizce yaklaşıp elimi yavaş-
ça uzatarak ona dokunuyorum.
“Elvan hanım, sizi tekrar görmek ne güzel,” diyen tanı-
dık bir sesle irkiliyorum. Ani bir refleksle sıçrıyorum ve elim-
deki şarap kadehi yere düşerek büyük bir gürültüyle kırılıyor.
Salonun sakin atmosferine dağılan bu gürültüyle beraber, diz-
lerimin de bağı çözülüyor. Boğazımın kuruduğunu, sırtımdan
aşağıya inen soğuk terleri hissediyorum. Hiçbir şey söyleye-
miyorum. Şaşkın ve aynı zamanda suçlu bir çocuk gibi başı-
mı eğip yerdeki kırık cam parçalarına bakıyorum. Gözlerini
bana çeviren insanların şaşkın bakışları arasında utançla eği-
lip yerdeki cam kırıklarını toplamaya başlıyorum. Boğazım