çıran sihirbaz misali, önce gücünü yitirdiğini anladı,
hemen ardından Lııxemburg’u da yitirdi.
Ayrılmaları kesinleştikten sonra, 1907’de, ayrı ya
şamaya başladılar; ayn ama iki yabancı olarak değil
Jogiches’in onu geri kazanma çabaları sonuç vermedi
ıstırap girdi aralarına, hiddet girdi, ama kanbağı kop-
madı. Birlikte çalışmayı sürdürdüler: gençliklerinin
toplumsal devrim düşleri el değmemiş temizliklerini ko-
ruyordu.
Luxemburg’un yaşamında başka aşk hikâyeleri de
oldu, anlamsız, küçük maceralar. Belki de Jogiches’e.
ya da kendine, ispatlamaya çalıştığı bir şeyler vardı
«Senin sevgine ihtiyacım yok… Onsuz da yaşayabili-
rim» diye yazmıştı bir zamanlar Jogiches’e. Oysa ne o
zaman, ne de daha sonra, bunu başaramadı. Yıllarca
önce, bir karşılık görmemenin kızgınlığı içinde, «Seni öl-
dürebilirim!»» diye haykırmıştı. Onu öldürmedi. Yaşam
taklidi bir şeyi tek başına sürdürdü – 1919 Ocağında
öldürülünceye kadar. Aradan iki ay geçmeden, onun ka-
tillerinin izini süren Jogiches de aynı biçimde öldü
rülecektiv
Kadın olarak ve Musevi olarak Luxemburg ezilen
iki sınıfı temsil ediyordu. Onun gençlik yılları, her iki-
sinde de tedirgin kıpırtıların başladığı yıllara rastlar.
Polonya’da kadınların durumu Avrupa’nın öteki
Katolik ülkelerindeki kadınların durumundan pek fark-
lı değildi: Yüzyıllar boyu alçakgönüllü ve yumuşakbaş-
lı olmanın erdemleri öğretilmişti onlara; feodal-babaer-
kil aile ortamlarında günah ve cezalandırılma korkusuy-
la yetiştirilmişlerdi. Toplumsal konumuna göre kadın-
dan ya kendine uygun bir erkekle topraklarını birleştir-
mek ya da toprak işleyecek çocuklar doğurmak ama-
cıyla yararlanılmıştı. Polonya folklorunda, ve belki de
gerçekte, ilk «özgürleşen»» kadın, kocasını zehirleyerek
ekonomik ve dolayısıyla kişisel, bağımsızlığını kazan
mış bir duldu.Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Polonya’da da
sanayileşme var olan düzeni sarstı; para ve iktidar el
değiştirdi. Feodal seçkinler —yani Katolik Kilisesi ve
babadan oğla geçen soyluluk kurumu— yeni bir elitin
doğumuna tanık oluyordu: burjuvazi. Yoksullaşan soy-
lular artık ne kahraman şövalyeleri ne de duygulu genç
kızları besleyebiliyordu. O güne dek, gücü babasının
soyundan ve mülkünden kaynaklanan erkek bundan
böyle zihinsel ve fiziksel yetenekleriyle kendini kanıtla-
mak zorundaydı. Aynı konumdaki parasız kadınsa kâh-
yalık görevini yüklenmekle, ailesini iflastan kurtara-
bilmek için bir yeni-zenginle evlenmek arasında seçim
yapmak durumundaydı. Yeni refah sınıfı, bir önceki-
lerden pek farklı olmayan bir tutumla, kadını, ya ser-
vetini daha da artırmak ya da o günlerde pek makbul
olan bir aile armasına sahip olabilmek için kullanmak-
taydı. Yeni yeni palazlanan aydınlar arasında, meslek-
lere ilişkin rekabet iki cins arasındaki çekişmeyi daha
da belirginleştirmekteydi. Sayıları hızla artan kentli
proletarya içindeyse kadın en alt tabakanın da altında
yer alıyordu.
Toplumsal sınıfların bu yeniden düzenlenişi Muse-
vileri de etkiledi. On üçüncü yüzyıla dek uzanan ayrı-
calıklar ve kısıtlamalar, bin sekiz yüzlerin ortalarında
değişmeye başladı. Ayrıca küçük kasaba ve köylerden
kentlere göç arttı. Kente göçen Musevilerden birkaçı
bilimde, serbest mesleklerde ve ticarette belli yerler el-
de ettiler; çoğu proleterleşti, geri kalanlar lumpenpro-
letarya saflarına katıldılar. Luxemburg ailesi de küçük
bir kasabadan Varşova’ya gelip yerleşenlerdendi. Eğitim
görmüş, toplumla bütünleşmiş çoğu Museviler gibi, ken-
dilerini Leh sayıyorlar, çocuklarının çağdaş eğitim ola-
naklarından yararlanmasını istiyorlardı. Luxemburg’un
babası Polonya’nın bağımsızlığı davasına inanmış tipik
Musevilerdendi. Bunların çoğu yeni değişikliklere yol
açacak olan 1863 ayaklanmasını desteklemişlerdir.««Kadınlar Savaşı» olarak anılan bu ayaklanma, ka-
dınların tertipçi ve silh arkadaşları olarak da başarı ka-
zanabildiklerini kanıtlamıştır. «Direnişin coşkusunu ve
bu uzun, umutsuz mücadeleyi Polonyalı kadınların göz-
lerindeki pırıltıya ve soylu ruhlarına bağlayan») Rus
tarihçileri önemli bir yanlışa düşmüşlerdir.5 Bir zamanın
tutsakları birer savaşçıya dönüşmekteydi; yalnız kadın-
ca erdemlerinin değil, çalışma ve düşünme yetenekleri-
nin kendilerine teslim edilmesini istiyorlardı. Başlangıç-
taki —erkeklere öykünen, evliliği lanetleyen, çevreyi hi-
çe sayan— tutumları «çirkin» olarak nitelendiyse, «iğ-
renç» bulunduysa, unutulmamalıdır ki onlar da ancak
«bakire», «bebek» ya da «melek» muamelesi görmekten
iyice bunaldıkları için Kiliseyi, geleneği ve toplumu
karşılarına alabilmişlerdi. Tüllerini, kadifelerini bir ya-
na atıp, hesaplaşılacak bir toplumsal güç olarak ortaya
çıktılar.
Gariptir, ekonomik ve siyasal baskılar kadınların
erginleşme sürecini kolaylaştırdı. Sözgelimi, Varşova’
daki ilk toplu grevlerden biri Çarlık polisinin kadın iş-
çileri sokak kadınlarıyla aynı sağlık muayesinden geç-
meye zorlaması sonucu patlak vermiştir. Sınıfsal fark-
lara rağmen kadınların kaderlerindeki benzerlik onları
kolayca bir araya getiriyordu: Kilisenin baskısı altında
ezilen Polonyalı kadınlar, parya muamelesi görmekten
bezen Musevi kadınlar, konaklarından ve gettolarından
dışan fırlamış, birlikte bireysel özgürlük savaşı ver-
mekteydiler. Gazete ve roman sayfaları da bu savaşın
alanları içindeydi. Madame Bovary, yaşama karşı olan
duygusal tutumunun, Anna Karenina trajik tutkusu-
nun kurbanı olurken, Eliza Orzeskowa’nın 1873’te yayın-
lanan ünlü romanının kahramanı Marta, emek pazarın-‘
da işe yaramazlığının bedelini yaşamıyla ödüyordu. Eko-
nomik rekabet nedeniyle Musevilere karşı artan ırk ay-
rımcı tutum, kadınlar sözkonusu olduğunda cinsel hoş-