PLATİN ÜYELER

GOLD ÜYELER

SİLVER ÜYELER

muzlu pasta 9

muzlu pasta  9

EYVAH! GEÇ KALIYORUM!
“Hayatı seviyor musun?
öyleyse zamanını israf etme,
çünkü hayatın yapıldığı madde zamandır.”
Benjamin Franklin
Bu paniğin en bilinen belirtilerinden biri “Bu ilişki nereye
gidiyor?” sendromudur. Bir ilişki sürdükçe sürüyor ve ufukta
evlilik görünmüyorsa, o zaman durup bir düşünmelidir, iliş-
kinin sonu bir yere varmayacaksa, vakit kaybetmemelidir.
İşte bu psikolojiyle güzelim ilişkiler bir çırpıda bitirilir.
İçimizde, “Sonu nereye varırsa varır. Mühim olan yaşanı-
lan güzel anlardır.” deme cesaretini gösterebilen aslan yürek-
lilerin sayısı pek azdır.
Öylesine şartlandırılmışız ki.
Çocukluk günlerimizden beri, oyuncak olarak elimize hep
bebekler, plastik çay-kahve fincanları, küçük ocaklar, tencere-
ler filan verilmiş. Bebeklerimizi pışpışlamış, altlarını temizle-
miş, saçlarını taramış-örmüş, onlara kıyafetler dikmişiz. Haya-
li misafirlerimize görünmez yemekler pişirip boş tabaklarda
ikram etmişiz.
Gelecekte üstleneceğimiz “anne”lik rolüne daha o zaman-
dan, böylece hazırlanırmışız.
Gelecekte izleyeceğimiz yol, yani evlenip çoluk çocuğa ka-
rışmamız gerektiği, bilinçaltımıza böylece işlenirmiş.
Kafalarımızın içinde bu kayıtlarla yaşarken, toplumda ya-
şanan model yine bu iken korkmamak mümkün mü?
Üstelik anne-babalann endişe dolu bakışlarını üzerinde
hissederken, yakın arkadaşlann teker teker bekârlığa vedaBanu özdemir
85
edişlerine şahit olurken, sağdan soldan otuz beşinden sonra
çocuk doğurmanın riskli olduğunu duyarken ve tüm bunlar
olduğunda hâlâ bekârken…
Panik olmamak mümkün mü?
Kimilerimizin omuzlan bu baskılar altında gün geçtikçe
daha bir çöker.
Kimilerimizin önceliği her şeye rağmen hâlâ kariyeridir, bu
baskılan duymazdan, görmezden gelir.
Ne var ki bu baskılar gerçekten çok kuvvetlidir. En baba-
yiğidin bile üzerine kâbus gibi çöker, perişan eder.
Sanıyorum bu konuda en zorlandığımız anlar, işyerinde iz-
lemek zorunda kaldığımız “hamilelerin geçit törenlerf’dir.
Özellikle büyük şirketlerde -nüfus kalabalık olduğu için-
hamileler hiç bitmez. Evli genç kadınlar arka arkaya hamile
kalırlar. Hatta öyle bir denk getirirler ki (bu ayarlama nasıl ya-
pılır, aralarında bir danışıklı dövüş mü vardır, bir bilen varsa
lütfen söylesin!) aynı anda -biri hamileliğinin başında, biri or-
tasında, biri de sonunda- üç kişi birden ortalarda karnı bur-
nunda dolaşır.
Bu manzarayı görmezden gelmek kesinlikle mümkün de-
ğildir. Hadi görmeyeyim, başka bir yere bakayım filan dersiniz
sonra küt diye tuvalette bir tanesiyle burun buruna gelirsiniz.
Tam o anda (ben diyorum, aralannda kesin bir telepati var on-
ların!) ikinci de kapıdan girer ve kendinizi iki şiş göbek ara-
sında buluverirsiniz.
Eh bana müsaade diyemeden, onlar hemen hamile muhab-
betine başlarlar. Yok benimki şöyle tekmeliyor, yok benimki-
nin cinsiyeti ultrasonda gözükmedi tekrar gideceğiz… Bir şey-
ler bir şeyler… (Zannediyorum bilinçaltım tüm algılarımı ka-pıyor olacak ki, diyalogların nasıl devam ettiğini hiç bilmiyo-
rum. Ben de lafın gelişi iki söz edip, hemen yanlarından kaçı-
veriyorum!)
Tuvaletten apar topar çıkıp kendi ofisinize hızlı adımlarla
adeta koşarken, bu kez de tam kapının önünde üçüncü hami-
le ile bir önceki turun hamilelerinden (yani yeni annelerden)
biriyle burun buruna gelirsiniz. Yeni doğurmuş anne, karnı
burnunda olan diğerine fısır fısır -muhtemelen doğum anıyla
ilgili- tecrübelerini aktarmaktadır. Gündem, sezaryen mi, nor-
mal doğum mu?
İçinizden “Ne sezaryeni, ne normal doğumu; ikisinden de
korkarım ben yahu!” diye geçirirsiniz. Bu muhabbetlerin tü-
münü birden arkanızda bırakabilmek için kapıya doğru son
bir atak yaparsınız.
Ohhhh… Kapı arkanızda kalmıştır. Tehlike artık geçmiştir.
Masanıza oturur, “Ben en doğrusunu yapıyorum, ben en doğ-
rusunu yapıyorum,” telkinleriyle kendinizi toparlar ve tekrar
işlerinize konsantre olmaya çalışırsınız. Ta ki bir sonraki tu-
valet ziyaretiniz için masanızı (sığındığınız kalenizi) terk et-
mek zorunda kalana dek.
Bu çocuk mevzuu öyle karmaşıktır ki, bir yandan bekârlı-
ğın tüm sultanlıklarını yaşayacak paraya ve özgürlüğe kavuş-
muşken, diğer yandan biyolojik saatin ilerliyor olması işleri
sarpa sardırır.
Bir yandan çocuk sesini, çocuk gürültüsü olarak algılar-
ken, doğumun vücudunuzu deforme edeceğinden ödünüz
patlarken; diğer yandan yeni doğum yapmış arkadaşınızın be-
beğiyle mutlu mesut fotoğraflarını görmek ağzınızın sulannı
akıtır.Banu özdemir

Ancak “çocuk yapmak için evlenmek” fikri de hiç cazip de-
ğildir. Bu yüzden “Sperm bankasına başvurup çocuk yapsam ai-
lem nasıl karşılar?” ya da “Evlatlık alsam kendi çocuğum gibi
bağrıma basabilir miyim?” gibi soruların muhasebelerini yap-
mak kaçınılmazdır.
Her ne olursa olsun, işler döner dolaşır, yine evliliğe gelir.
Ve bir “Eyvah geç kalıyorum,n telâşı alır başını gider!