PLATİN ÜYELER

GOLD ÜYELER

SİLVER ÜYELER

muzlu pasta 8

muzlu pasta 8
Neleri Dert Ediniriz?
—    Ben ona “Aşkım” yazdım, o bana cevabında “Canım”
dedi. Acaba çok mu anlam yükledim? Aynı şeyleri hissetmi-
yor muyuz? Belki de hissetmiyoruz ve beni frenlemek isti-
yor…
—    Nereden çıkarıyorsun bunları canım yaaa… Belki işte
başı çok kalabalıktı ve bir çırpıda yazdı… Bence boşuna endi-
şeleniyorsun… Hem zaten erkekler bizim kadar duygu yüklü
olamıyorlar, canım-cicim yapamıyorlar ki…
—    Ama bak bitirirken ben ona “Muckssssssssssss” yazmış-
tım, o bana “Öptüm” demiş…. Yok yok, beni sevmiyor gali-
ba… Üffffff…
Daha Daha Neler Konuşuruz?
—    İlk g-sfringimi 96 yılında giymiştim.
—    96 mı? O zamanlar g-string var mıydı ki? Ben sanıyorum
99’da filan giydim…
—    Vardı vardı ama yeni çıkmıştı. Öyle çok yaygın değildi.
Nasıl rahat ettim, anlatamam.
—    Ay gerçekten çok rahatlar. Şimdi eski tipler bana baba-
anne çamaşırı gibi geliyor. Giyenleri resmen küçümsüyorum!
—    Sen her gün mü giyiyorsun? Ben periyodik günlerde ra-
hat edemiyorum ama.
—    Yooo… Ben gayet iyiyim. Hiç üstümden çıkartmıyorum.
—    Erkeklerde de boxer\ar hoşuma gidiyor benim.
—    Aaa, benim de hoşuma gidiyor bak. Ama bazısı çok ra-
hat edemiyormuymuş ne? Halbuki ne rahat görünüyorlar de-
ğil mi?—    Evet evet… Ben de duydum, bazısı sevmiyormuş. Eski
erkek arkadaşım baba tarzı giyiyordu, gittim bir düzine boxer
aldım…
—    Ayıp olmuştur çocuğa!
—    Aman ne olacak canım! Bir de onların yanına çeşit çeşit
atletler almıştım; V yakalısı, yuvarlak yakalısı…
—    Ay benim bir de Calvin Klein tarzı çok hoşuma gidiyor…
Offf nasıl seksi duruyor anlatamam…HOŞGELDİN OTUZ YAŞ
“Bizim neslimiz Büyük Depresyonu ya da
Büyük Savaş’ı yaşamadı Bizim savaşımız
ruhsal bir savaş. Bizim depresyonumuz
kendi hayatlarımız…”
Tyler Durden-“Fight Club”
Otuz yaşın kapıyı çaldığı gün, yirmi dokuzdan otuza sade-
ce bir yıl geçmiş olsa da, insan beton duvara çarpmış gibi olu-
yor.
Bu yeni yaşa adapte olabilmek başlangıçta zordur. Aynaya
bakılır. Evet. Ufak-tefek çizgiler, saçlarda tek tük beyazlar
oluşmaya başlamıştır. Bir sûre bunlara alışılmaya çalışılır…
Her gün aynada bunların durumları gözlenir. Artıyor mu, ol-
duğu yerde sayıyor mu?
Bunların haricinde çok fazla olumsuzluk hissedilmez.
Tam tersine, otuz yaş olgunluğuyla birlikte; saç-baş, mak-
yaj, giyiniş tarzı yerine oturmuş, istediğin her şeyi yapabilecek
özgürlük ve parasal kaynak elde edilmiştir.
Birçok insanın hayal ettiği ancak elde edemediği bir zen-
ginliğe sahip olunmuştur.
O halde ortada sorun edecek bir durum yoktur.
Ehh güzel…
Biz de yeni yaşımıza alışırız, hayatın tadını çıkarırız…
Çıkaramayız! Neden mi?
Çünkü daha önce farketmediğimiz bazı “acı gerçekler” var-
dır ki, onları çocuklar bile yüzümüze vurmaya başlar:
—    “Teyze”, sen kaç yaşındasın?
—    Otuz iki!JU Mumlu, Ç’ûSfû
—    Kocan nerede?
—    Benim kocam yok güzelim.
—    Aaaa… Sen evde mi kaldın?
—    Al bir münasebetsiz çocuk daha! Ne olmuş canım evli
değilsek, bu evde kalmışız mı demek? Kariyerim var benim.
Cık cık…
Yoksa ben gerçekten evde mi kaldım? Aslında üç sene önce-
sine kadar evlenmeyi çok “domestik” buluyordum ve evlenen-
lere burun kıvırıyordum. Ama bak şimdi, şu bacaksız yüzün-
den bunca ,yıllık hayat çizgimi sorguluyorum.
Olacak iş mi?
*
Otuzlu yaşlara geçişle birlikte hissettiğimiz değişimler sa-
dece gözaltı kırışıklıkları ve saçların beyazlamaya başlamasıy-
la sınırlı kalmaz. Başka fizyolojik değişimler de ortaya çıkar.
Mesela -hormonların düzeni değiştiği için belki de- cinsel
istek şiddetle artar, adet dönemleri daha sancılı geçmeye baş-
lar, fazla tüyler azalacaklarına fazlalaşır…
Sanıyorum yine hormonlarımızın bir azizliği olarak; yerli
yersiz bastıran “ağlama isteği”ni de unutmamalı tabii. O istek
öyle olmadık zamanlarda bizi yakalar ki, iş yemeğiymiş, iş
toplantısıymış hiç dinlemez ve gözyaşlan gözlere hücum eder.
Ağzınızı açtığınız anda zırıl zırıl ağlamaya başlayacağınızı bil-
diğinizden, aniden tuvalete koşar yüzünüzü gözünüzü yıkar-
sınız. Derin derin nefes alıp, kendinizi toparlar ve insanların
arasına -az önce hiçbir şey olmamış gibi- geri dönersiniz…
Ah bu hormonlarımız!
Onlar yüzünden hayatımızın neredeyse dörtte birini, yani
adet dönemlerimizi depresif ruh halleriyle yaşamak zorunda—    Kocan nerede?
—    Benim kocam yok güzelim.
—    Aaaa… Sen evde mi kaldın?
—    Al bir münasebetsiz çocuk daha! Ne olmuş canım evli
degilsek, bu evde kalmışız mı demek? Kariyerim var benim.
Cık cık…
Yoksa ben gerçekten evde mi kaldım? Aslında üç sene önce-
sine kadar evlenmeyi çok “domestik” buluyordum ve evlenen-
lere burun kıvırıyordum. Ama bak şimdi, şu bacaksız yüzün-
den bunca .yıllık hayat çizgimi sorguluyorum.
Olacak iş mi?
*
Otuzlu yaşlara geçişle birlikte hissettiğimiz değişimler sa-
dece gözaltı kırışıklıkları ve saçların beyazlamaya başlamasıy-
la sınırlı kalmaz. Başka fizyolojik değişimler de ortaya çıkar.
Mesela -hormonların düzeni değiştiği için belki de- cinsel
istek şiddetle artar, adet dönemleri daha sancılı geçmeye baş-
lar, fazla tüyler azalacaklarına fazlalaşır…
Sanıyorum yine hormonlarımızın bir azizliği olarak; yerli
yersiz bastıran “ağlama isteği”ni de unutmamalı tabii. O istek
öyle olmadık zamanlarda bizi yakalar ki, iş yemeğiymiş, iş
toplantısıymış hiç dinlemez ve gözyaşlan gözlere hücum eder.
Ağzınızı açtığınız anda zırıl zırıl ağlamaya başlayacağınızı bil-
diğinizden, aniden tuvalete koşar yüzünüzü gözünüzü yıkar-
sınız. Derin derin nefes alıp, kendinizi toparlar ve insanların
arasına -az önce hiçbir şey olmamış gibi- geri dönersiniz…
Ah bu hormonlarımız!
Onlar yüzünden hayatımızın neredeyse dörtte birini, yani
adet dönemlerimizi depresif ruh halleriyle yaşamak zorundakalırız. O günlerde hayat, iş, eğlence, sevgili, seks, ve hoşu-
muza giden daha ne varsa hepsi de anlamını yitirir. Bir amaç-
sızlık başgösterir. Neyse ki, bu günler uzun sürmez ve
“iniş”ler yerini “çıkışlar’a bırakır.
*
Otuzlu yaşlarımıza girdiğimizde tek değişimi bizler mi ya-
şadık?
Kesinlikle hayır!
Biz öyle “şanslı” bir nesiliz ki, 90’lardan 2000’lere, toplu-
mun geçirdiği “Büyük Değişim” sürecinin tam göbeğine düş-
tük.
Çoğumuz babalarımızın yoğun baskısı altında ve flört et-
menin “çok büyük bir ayıp” olduğu telkinleri altında büyü-
müştük. O babanın kızını birileri yanında erkek arkadaşla
görse “Filancanın kızı erkeklerle fink atıyor,” demezler miy-
di? Hayatta olmazdı. Bir erkek kızının yanma bir metreden
fazla yaklaşmamalı, eve telefon bile açmamalıydı.
Kızların eve geliş-gidiş saatleri, görüştükleri arkadaşları, ne
sıklıkta görüştükleri…
Her şey ama her şey kontrol altında olmalıydı…
Kimi babalar bu kontrollerle yetinmemiş, bir de kızlarına
öğüt vermeyi (yani beyinlerini yıkamayı) ihmal etmemişlerdi.
“Bak, falanca flört ederek evlendi. Halini görüyorsun. Ama fi-
lanca öyle mi? O görücü usulü ile evlendi; bak ne mutlu. Şu-
nu kafana iyice yerleştir: Sokaktan bulunan adamdan hayır
gelmez!”
Bu sözcüklerin sahibi olan “aynı” babalar, 2000’li yıllara
geldiklerinde bu kez “Kızım gez-toz, dünyaya bir kere geli-
nir!” diyorlardı artık.jv Mumıu fasıa
Diğer taraftan, aynı dönemlerde ve yine aynı toplum tara-
fından “Çapkınlık erkeğin elinin kiri,” olduğu anlayışıyla öz-
gürce yetiştirilmiş olan erkekler vardı. Haliyle toplumun yaşa-
mış olduğu bu “Büyük Değişim” sürecinin faturası kadınlar
için çok daha ağırdı.
Çünkü bugüne kadar kendilerine aşılanan değerler, gün
gelmiş bizzat o değerleri aşılayanlar tarafından yıkılmıştı. Bu-
güne kadar içinde yaşadıkları binaları, temelinden çökmüş-
tü…
Haliyle, 2000’li yıllarda otuzlu yaşlarını süren kariyer sahi-
bi ve bekâr kadınların kafa karışıklığının kökeninde bu vardı.
Kimileri bu değişime bir şekilde adapte olmuştu.
Ancak kimileri de vardı ki, ailelerinden gördükleri yoğun
telkinin etkilerini üzerlerinden atamamış ve bugüne kadar
doğru dürüst tek bir ciddi ilişki bile yaşayamamışlardı. Bun-
dan sonra da yaşamalan çok güçtü. Çünkü otuz yaşına gelmiş
bekâr bir kadın “üstelik de bakireyse” bir çok erkek tarafından
“Kesin bir psikolojik sorunu var ve uzak durulması gerek,” tü-
ründen tepkilere maruz kalabiliyordu.
Böyle bir tepkiyle karşılaşmaktan korkan genç kadınların
“el degmemişliklerini” başlangıçta saklamak, sonra da yüzü
gözü kızararak açıklamaktan başka çareleri yoktu.
Ya da “kim vurduya vermek”ten başka…
*
Bizim toplumumuzda “genç kadın” statüsü genelde evle-
nince kazanılır. Bir kız on sekizinde olsa bile evlenir evlenmez
kılık kıyafeti, oturuşu, kalkışı değişir; çünkü artık o “genç ka-
dıncığa terfi etmiştir.Ol
Evlenmek kadınlığa geçiş basamağıdır.
Bu statü değişimi, kişinin kendi tercihi olduğundan “ka-
dınlık” hazırlıklı karşılanır. Haliyle herhangi bir şok yaşan-
maz.
Hatırlarım, on altı yaşından itibaren yaşım sorulduğunda
“On sekize iki sene var”, “On sekize bir sene var”, “Beş ay var”
diye gün sayardım. O yaşlarda büyümek, rüştünü ispat etmek,
aile içerisinde “adam yerine konarak” her konuda fikri alın-
mak ne büyük bir özentiydi.
Bu yüzden olsa gerek, ufak yaşta elde edilen “kadınlık” sta-
tüsü hoplaya zıplaya, tam bir coşkuyla karşılanırdı.
Ancak, biz kariyer sahibi ve bekâr kadınlar için durum
farklıydı.
Bizler, hayatımızın yaklaşık on beş senesini “genç kız” ola-
rak yaşamışken, sonra birdenbire, otuz yaşına girilen o lanet
doğum gününde on beş yaş birden yaşlanarak statü değiştir-
miştik.
Bu durum kafalarımızın içini darmadağın etti… Zaten bu
dağınıklık da psikolojide adı geçen “Otuz yaş sendromu” nun
ta kendisiydi.
*
Offf ne hallere düştük biz :((
Sadece çocuklar değil, aile ortamlarında da bilumum akra-
balar hep aynı soruyu soruyor:
— Senin evlenmeye niyetin yok mu? E hadi artık!
Üstelik bu ortamlara eşleri ve hatta çocuklarıyla birlikte
katılan diğer genç akrabalar öyle kötü örnek oluyor ki; tüm il-
gi ve merak dolu bakışlar bizim üzerimizde yoğunlaşıyor.82
30 Mumlu Pasta
—    E ne yapalım canım? Ben çalışıyorum, ev kızı değilim
ki! Kariyerim var benim!
Daha da kötüsü işyerindeki son bekârlar da teker teker ev-
leniyorlar. Bazıları durumdan istifade kıs kıs gülerek:
—    Hadi darısı başına, diyorlar!
Bu bazıları, her fırsatta bizlere takılmadan edemiyorlar.
Örneğin, yurtdışı seyahatlerinden birinde aldığı küçük
plastik kurbağacığı bilgisayarının yanına “süs” diye koyan ar-
kadaşımızın başına geleni tahmin edersiniz artık:
—    Ne o? Yakışıklı bir prense dönüşsün diye, durup durup
kurbağayı öpüyorsun değil mi? Heh heh hehhh…
Bunu söyleyen arkadaşımız, kızın moralini bozmakla kal-
madı; esprisini de öyle beğendi ki, şirketin tüm departmanla-
rını dolaşarak duymadık kimse bırakmadı.
Kızcağızın halini siz düşünün!
*
Umarım otuz yaşla birlikte hayatımızın değişen çehresini
bir parça da olsa sizlere aktarabilmişimdir.
Fazla söze ne hacet?