YATAGIMDAKİ KADIN – 4 –

Model Detayları

  • Kayıt Tarih: 25 Mart 2013 7:15:16
  • Bitiş Tarihi: Bu ilanin süresi doldu

Model Açıklaması

Bu bir ilandı. (Satılık Otel ve Lokantalar.)

– Entrika gittikçe çatallaşıyor, dedi. Gazete üç haftalık.

Gazeteyi yerine bıraktı. Merdivenlerden inerken ne düşündüğünü sordum.

– Henüz bir şey düşünmüyorum, dedi. Her taraf karanlık. Yalnız küçük bir ışık belirdi. Yavaş yavaş bu küçük ışık büyüyecek ve az sonra da Amarante’a her şeyi gösterecek kadar kuvvetli olacak!

Nihayet Mary Thurston’un odasına girdik. Komiser Beef pencerede önünde bir koltukta oturuyordu. Amarante ölünün huzurunda hiç de hoş olmayan bir neşe ile:

– OooL Beef de burada imiş! dedi. Bekçilik ediyorsunuz öyle mi? Odayı bir gözden geçirebilir miyiz?

Beef,

– Geçirebilirsiniz ama bir şeye dokunmamak şartıyla, dedi.

– Peki, bu kadar sabırla ne bekliyorsunuz komiser efendi?

– Ben mi?.. Raporumu verdim. Tevkif emrini bekliyorum.

Amarante gayri ihtiyari gülümsedi.

– Tevkif emrini mi bekliyorsunuz? İşte bu mükemmel!.. Demek katilin kim olduğunu biliyorsunuz?

– Elbette biliyorum. Bugün gibi aşikâr!

Mister Amarante odayı araştırmaya başladı. Bir şey bulacağını ummuyordu. Fakat hiçbir noktayı ihmal etmek istemiyordu.

– Şimdi Mister Tovvsend sizden bir iş istiyorum, dedi. Salona inin, radyoyu açın ve tekrar buraya gelin.

İstemeye istemeye aşağıya indim. Bu müzik.sesi herkesin üstünde ne tesir yapacak diye düşünüyordum. Orada bulunan Norris, Stricland ve VVilliams’a kısaca izahat verdikten sonra radyoyu açıp yukarı çıktım. Mister Amarante beni görünce:

– Teşekkür ederim, dedi. Şimdi ışık daha kuvvetlenmeye başladı.

– Mister AmaranteL dedim. Mary Thıırston’un feryadını işittiğimizden şüphe etmemeniz lazım gelir.

– Sahiden işittiniz mi? diye sordu. O kadar emin olmayın! İnsan kulağı garip bir organdır. Bazen işitilmemesi lazım gelen şeyi işitir de işitmesi lazım geleni işitmez.

Bu sözler üzerine evden çıkıp gitti.

Bu karışık işler karşısında benim kafamda büsbütün karışmıştı.

Yemek çanı çaldığı zaman masa başında toplandık.

O sırada Monsenyör Smith diye takdim ettikleri kısa boylu biri içeri girdi. Elindeki paketleri bir iskemlenin üstüne, yeşil şemsiyesini de iskemlenin akasına yerleştirdikten sonra sofraya oturdu. Umumi şeylerden konuşuluyordu, birdenbire Strickland:

– Bakınız! diye bağırdı.

Tavandan bir örümcek düşmüştü. Masa örtüsünün üstünde yürüyordu. Stall böceği yakaladı ve onu öldüreceği yerde büyük bir dikkatle pencerenin içine bıraktı.

Smith birden:

– Olmaz!.. Olmaz!..diye bağırarak yerinden sıçradı ve böceği aldıığ gibi bahçeye fırlattı.

Norris’in pencereye arkası dönüktü.

– Ne oluyor? diye sordu. Stall örümceği öldürmemiş miydi?

Monsenyör,

– Öldürmeliydi. Öldürmesini çok isterdim, dedi.

Birbirimizin yüzüne baktık. Madem ki örümcekten hoşlanmıyordu onu ne diye itina ile bahçeye atmıştı?

– Bu böceklere karşı bir sempatiniz mi var Monsenyör Smith? diye sordum.

– Eğer örümceklerden bahsediyorsanız onlar hakkında iki şey biliyorum, dedi. Sinekleri öldürürler ve ipliklere asılıp kalırlar.

Sofranın neşesi büsbütün kaçmıştı. Bu adam manalı sözleriyle herkesin keyfini kaçırmakta pek mahirdi.

Yemekten sonra “Bakalım bu da beni nereye sürükleyecek?” diye düşünüyordum. Tam o sırada bana yaklaşarak:

– Beni jimnastik salonuna götürün! dedi.

– Jimnastik salonuna mı?..

– Evet, hemen gidelim. İpin yerini bulduklarını söylemiştiniz…

Şaşkın şaşkın sordum.

– Birkaç ip mi var?

– İki tane olduğunu tahmin ediyorum, keşke bir tane olsaydı!

Jimnastik salonu bu evin eski sahipleri tarafından inşa ettirilmişti. Thurston’lar ve davetlileri onu hiç kullanmazlardı. Bir gün bahçede gezinirken Fellovvs’ın orada bir akrobat gibi numaralar yaptıını görmüştüm. Bugün salon bomboştu. Monsenyör Smith dikkatle tavanı gözden geçirmeye başladı. Onun bir noktaya bakmakta olduğunu görünce ben de başımı kaldırdım. Tavandan iki jimnastik aleti sarkıyordu. Fakat yanlarından ip falan gözükmüyordu.

– Hakkınız var, dedim. Şimdi hatırladım. Buradan iki ip sarkardı. Duvara dayanmış bir merdiven gözümüze ilişti. Bu merdiveni ipleri çözmek için kullanmış olacaklardı.

Arkadaşım acele acele eve doğru gitmeye başladı. Tabii ben de arkasından gidiyordum. Doğru en üst kata çıktık, meyvaları kuruttukları odaya gittik; orada bulunan Mösyö Amarante su deposuna elini sokar sokmaz bir ip ortaya çıkardı. İpi yere bıraktıktan sonra da küçük bir iskemleye oturarak düşünceye daldı.

– İnsanların birbirlerini öldürmek için ne korkunç vasıtalara müracaat ettiklerini hiç düşündünüz mü? diye sordu.

– Ben bu seferkini pek alelade buluyorum, dedim. Bir bıçak…

– Siz yalnız silahtan bahsediyorsunu. Ben cinayet aletini kastediyorum.

– Fakat, kelime oyunu yapıyorsunuz, dedim. Silahla alet arasında ne fark görüyorsunuz?

– Alet, silahın işlemesine yardım edebilir. Mesela giyotinin baltayı işlettiği gibi.

– Cinayetin teferruatını biliyorsunuz o halde…

– Hayır, ben sadece aletle silahı biliyorum. Katilin kim olğundan emin değilim.

Bulunduğumuz yer kapkaranlıktı. Bahsettiğimiz şeyler de insanın kanını donduruyordu. Kapıya doğru yürüdüğümü görünce küçük dedektif de ayağa kalkarak:

– Hakkınız var, dedi. Buradan çıkalım! Bu ev insana ürperti veriyor.

Lord Simon bir koltuğa kurulmuş, dizlerinin üstündeki bir kitabın sahifelerini karıştırıyordu.

– Size verilecek havadislerim var, dedim. O kitabını karıştırmakta devam etti. Fakat ikinci bir ip bulunduğunu söylediğim zaman yerinden fırladı.

– İkinci bir ip mi? Bu bütün nazariyelerimi suya düşürüyor!.. Doğru öimnastik salonuna koştu.

Thurston’u bir daha görmemiştik. Akşam sorgu başladıı zaman aşağıya inecekti. Bu telaşlı günde odasından çıkmadığına memnundum. Şöhretli dedektiflerimiz düşüncelerini açığa vurmak istemiyorlardı. Lord Simon tekrar kitabını eline almıştı. Mister Amarante, Norris ile sanat hakkında bir münakaşaya dalmıştı. Monsenyör Smith ise ocak başında uyukluyordu. Ben de bütün gördüklerimi ve işittiklerimi bir araya toplayarak katilin kim olduğu hakkında bir karar vermeye çalışıyordum. Thurston ve VVilliams’la cinayet zamanına kadar beraberdik. Stall, Strickland ve Fellovvs da derhal yanımıza gelmişlerdi. Bir aşçı, hizmetçi ve papaz kalıyordu. Kadınları bir tarafa bırakmak lazımdı. Papaza gelince Stall ona kapıyı açmıştı. Bir iple pencereden aşağıya inip kapıdan girecek kadar bir vakit geçmemişti. Hem de kapı kırılır kırılmaz VVilliams pencereden eğilip bakmıştı. Bir ip sarkmış olsa muhakkak görürdü. Katilin ipi sökmesine de vakit yoktu.

Hayır, bu ip nazariyesi bana akla yakın gelmiyordu. Nedense hep zihnim Stallv e Norris gibi sevmediğim kimseleri itham etmeye yönelmişti. Williams ve Fellovvs gibi bana

sempatik gelenleri hariç tutuyordum.

Dedektiflerin hareketlerinden de bir şey anlayamamıştım. Herhalde bu problemi çözmüş olacaklardı ki, biri keyifli keyifli kitap okuyor, öteki hararetli birkonuşmaya dalabiliyor, üçüncüsü de rahat uyukluyordu.

Nihayet sorgu başlayacak ve her şey ortaya çıkacaktı.

Komiser Beef, saat beşte geldi. Büyük bir ciddiyetle hepimize selam verdikten sonra bir iskemle çekip oturdu. Kalın siyah defterini çıkardı ve beklemeye başladı. Thurston içeri girdi. Geceden beri onu görmemiştim. Solgun yüzü ve bitkin hali bana çok dokundu. VVilliams onu dedektiflere tanıştırdı. Lord Simon samimi bir eda ile:

– Acınıza hepimiz iştirak ediyoruz, dedi.

Thurston başını eğerek teşekkür etti.

– Size bütün bildiklerimi söyleyeceğmi, dedi. Mister VVilliams hem ailenin dostu hem de avukatıdır. Onun için aile sırlarımızı da bilir.

Beef defterini açmış not almaya hazırlanıyordu. Thurston anlatmaya başladı.

– karım benden önce başka biriyle evliydi. (Hayretle sıçradım.) Ailesini tanımadım fakat bir rahibin kızı olduğu için gayet dindar ve mutaassıp bir çevrede yetişmişti. Civarda oturan zengin bir emlak sahibi sık sık evlerine gelip giderdi. Ticaretle zengin olmuş ve o civarda eski bir şato satın alarak yerleşmişti. Karısını kaybettikten sonra bir daha evlenmemişti. Mary’yi birkaç kere gördükten sonra babasından istedi. Aralarındaki yaş farkına rağmen parlak bir kısmet sayılırdı. Mary ile evlendiler. Bu adamın ilk karısından bir oğlu vardı.

Lord Simon:

– OoL OoL diye mırıldandı.

– Mary bu çocuğu hiç görmedi. Babası daima onun serseri olduğunu söyleyerek şikayet ederdi. Zaten Mary’nin

babası kızıyla aşağı yukarı akran olan bu delikanlının, belki kızının saadetini bozar veya kalkar ona aşık olur diye beraber oturmamasını şart koşmuştu. On yıl evli kaldılar. Zannedersem mesut yaşadılar. Evlendiğinin ilk seneleri Mary annesiyle babasını kaybetti. Harpte üvey oğlunun kahramanca döğüştüğünü işittiler. Harpten sonra oğlanın nereye döneceği gene bir problem haline geldi. Nihayet babası yıllık bir gelir temin ederek onu Kanada’ya gönderdi. Az sonra da vasiyetnamesini yazdı. Bu vasiyetnameye göre, oğlu yıllık geliri gene muntazaman alacak, geri kalan bütün serveti de hiçbir malını satmamak kaydı ile sadece gelirinden istifade edebilecek karısına kalacaktı vedaha önce öldüğü takdirde bütün servet oğluna intikal edecekti.

Bütün bunlardan bahsetmek tahmin edersiniz ki benim için çok acıdır. Fakat boş yere vakit kaybetmenize mani olmak istiyorum. Bilmem verdiğim bilgi işinize yarar mı? Zaten artık sonuna geldim. Mary’nin ilk kocasını ben tedavi ettim. Onları o zaman tanıdım. Mary’yi tanıyanlar kocası öldükten bir yıl sonra onunla evlenmek isteyişime şaşmazlar.

Karımın yılda 200 sterlin geliri vardı. Benim kazancım hariç, gelirim bundan çok daha azdı. Yalnız yegane varisi olduğum zengin bir amcam vardı. Altı ay önce onun mirasına kondum. Karım parasını istediği gibi kullanmakta serbestti. Fakat evin bütün masrafını üzerine almayı aklına koymuştu. Benim küçük gelirim de şahsi ihtiyaçlarıma bol bol yetiyordu. Mister VVilliams arzu ettiğiniz takdirde sizeda-ha geniş bilgi verebilir.

Mister Amarante sordu:

– Ya üvey oğlu ne oldu?

– Ben onu hiç görmedim. Karım çok üzülüyordu. Hakkız olarak onun malına konmuş olduğunu düşünüyordu. Gazetelere ilan verdi fakat bir netice çıkmadı.

 

İlan ID: 72960521246a25c3

  

Bir Cevap Bırakın

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Genel Olarak Popüler Reklamlar